Neden Söğüd Ağacı?
Söğüt ismi, "her çeşit ağaç" manasından süzülerek gelmiş; Türkçedeki "yanmak" fiilinden "+ut" ekiyle türetilmiştir. Söğüdün hikâyesi, diğer ağaçlardan farklı bir boyutta akar. Küçük yerleşim yerlerinde bahar kapıyı çalar çalmaz hızar sesleri duyulmaya başlar. Kimine göre bu ses bir söğüdün yanacağının haberi, kimine göre ise bahar içinde yapılan bir kış hazırlığıdır.
Diğer ağaçların yıllanması, uzun ömürlü olması ve meyve vermesi istenir; bakımları bu temenniyle titizlikle yapılır. Söğüd ağacı ise yanmak ve yakılmak için toprağa düşer; bu haliyle hasret ve gurbet kokan dünya insanını andırır. Uzun dallarıyla kucak açan bir anneye benzer; gölgesini hiçbir canlıyı ayırt etmeden sunar. Dallarında kuşlar, dizinde böcekler, altında insanlar serinler. Bir anne merhametidir onun gölgesi... Üstelik eğildikçe gökyüzüne doğru yükselir; tıpkı secdeye giden insanın ruhunun semaya ulaşması gibi.
"Söğüt" yerine "Söğüd" kelimesini tercih edişimiz; sondaki ünsüz yumuşamasını gönüle düşen bir gölge olarak atfetmemizdendir. O gölgede yeşeren sözcüklerimizi hakikat ışığında buluşturmayı temenni ediyoruz. Yanmanın ve yakılmanın sadece söğüde mahsus olmadığını, imtihan vesilesiyle insanın da bu kaderden payını aldığını biliyoruz.
Mevlânâ Celâleddin Rumi Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
“Her an, her solukta gökyüzüne umut bağla. Söğüt gibi göğe erme arzusuyla rakset.”
Kâinat, hakikatin tecellisidir. Rüzgâr estikçe ağaç dalları kol kola girer ve Sevgili’yi zikrederler. Güneşe doğru yeşermeyi arzulayan söğüd dalları, rüzgârın estiği zıt yöne eğilerek; niyet ve nasip denkleminde ortada kalan insanı hatırlatır. Kışın soğuğuna, kuraklığa ve hızar korkusuna rağmen; göğsünün ortasındaki o yangınla göğe âşık bir hâlde neyi aradığını tarif etmeye çalışırken ömürden harcar durur.
Zaman, insanın en kıymetli hazinesidir; yaşam bu kısıtlı ölçüyle belirlidir. Bizler de bu sürede insan olma gayretindeyiz. Gayemiz; önce Allah'ın sevdiği kullardan olmak, sonra bir "inanç, düşünce ve edebiyat topluluğu" olarak varlığın içinde insan sıfatını hakkıyla temsil etmektir. Bilge Üstat Aliya'nın öğrettiği gibi: Allah'ın yazgısına teslim olan, insan iradesine teslim olmaz. Bize düşen çaba göstermek ve eyleme geçmektir; netice Allah'ın elindedir.
Neden İnanç, Düşünce Ve Edebiyat?
İnsan doğar doğmaz sığınacak bir yer arar; ilk limanı ailesidir. Düşünmeyi öğrendikçe inandığı değerlere, o değerlere sahip insanlara, aklına ve duygularına tutunur. Zamanla merhamet için ağlamayı, mimikleriyle kendini ifade etmeyi öğrenir. Bir tebessümle sevgiyi, bir eylemle teşekkürü tanır. İyi ile kötünün farkına, yanlışın acısını hissettiğinde varır.
İşte tüm bu süreç; inanç, düşünce ve edebiyat ile gerçekleşir. "Edebiyat bu anlatımın neresinde?" denilebilir; oysa teşekkür etmek de, içten bir tebessüm de edebiyatın özüne dahildir. Kaderin varlığı tartışılsa da şu bir gerçektir: "Yaşamak" dediğimiz bu hayata kendi rızamız dışında geldik. Hangi aileye veya ülkeye doğacağımız elimizde değildi. Görünüşümüzden çevremizdeki olaylara kadar pek çok şey, yaratılıştaki kaderimize atıfta bulunur.
İnsan inanmadan anlam yükleyemez. İnanmanın yolu ise düşünmekten ve okumaktan geçer. Ancak "Yaratan Rabbinin adıyla" okunmayan her şey beyhudedir. Göz sadece satırları değil; rengi, tavrı ve bakışı da okur. İşitilen bir ses bazen bir dünya bahşeder, bazen gönül sandalına su aldırır. Biz bu okuma çeşitliliğini edebiyat ile ifade ediyoruz.
Edebî mefkûremiz: "Sanat, hakikat içindir." Hakikat yaşamımızın merkezindedir; biz sebepler dairesinde Hakk'a doğru yürürken, istikametin tamamlanması için üç kavramın sarsılmaz bağını vurguluyoruz: İnanç, düşünce ve edebiyat.
İsmet Özel’in dediği gibi:
“İslamiyet kuru bir gelenekçilik değil; bir inanç, düşünce ve davranış bütünlüğüdür.”
Neden Topluluk?
Toplum, maddi arzular ve çıkarlar üzerine kurulu bir bütündür. Topluluk ise manevi bir gaye çerçevesinde, hiçbir çıkar gözetmeden bir arada bulunma iradesidir. Allah'ın rızasını kazanmak için sevgiyi ve fedakârlığı azık edinenlerin, safları sıkı tutarak oluşturduğu bir gönül birlikteliğidir.
Efendimiz’in (sav) buyurduğu üzere:
“Safları düzgün tutun, omuzları bir hizaya getirin, boşlukları doldurun... Kim safları sık tutarsa Allah onu hayra eriştirir.”
