Söğüd Ayarları

MEVSİMLER
Sonbahar
İlkbahar
Gece
YAZI BOYUTU
YAZI TİPİ
DOKU SEÇ
Söğüt Kitaplığı

Güzelcin - Semih Çar

SÖĞÜD AĞACI TOPLULUĞU | EĞİLDİKÇE YÜKSELEN!
ALINTILA
PAYLAŞ
YAZDIR
1 DAK.

Herkes bir yere koşuyordu. Ağaçlar bile koşmaktan sararmıştı. Elektrik telleri, boynunda fularıyla emekli olmanın tanımını yapan ihtiyarlar gibi gözlüyordu sokağı. Yetişmek ve yetmek duyguları, sanki koşmanın unutulmuş arka bahçesiydi. Çünkü herkes koşuyor, kimse yetişemiyor ve kendine de yetemiyordu.

Gökyüzü yoklama defterinde anılmıyordu artık. Belki çağrılsa ya da biraz olsun gözler arasa, tekrar çıkıp gelirdi maziden. Fakat gökyüzü izlemek, eski bir unutulmuş adet gibiydi artık. Sokağın başında duran yaslı minare üzülüyordu bu duruma. Kendisinden başka bulutlar, güneş ve yıldızları gözleyen kalmamıştı. Kirpikler, gelecek zamanın hapishanesinde ya da serap dünyasının denizinde küp şekerden gemiyle yürümekteydi. Gözyaşını koluna silen çocuklar gibi çaresizdi minare. Ah, bu görülmemek, diri diri mezara kaldırılmak gibi.

Burası bir caddeden daha işlek bir sokaktı. Sokağın başında ve caminin hemen yanında dört yolu birbirine bağlayan evliya kabri bulunuyordu. Zamanında, yolun ortasından götürmek istemiş yetkililer; ancak gelen bütün kepçeler arızalanmış. Hangi araç ve gereç taşımak için elini taşın altına koyduysa başarısız olmuş. Böylece, hayatın tam akışının ortasında bir başkent gibi dimdik ve dirilerden daha diri duran görüntüsüyle yaşamayı öğretiyordu bütün koşuculara...

Cami ve evliya kabri arasında kalan bir de hayrat bulunuyordu sokakta. Her gün su doldurmak için geliyordu çevre binalarda oturanlar. Kadınlar su doldururken, erkekler hiç yaklaşmıyordu çeşmeye. Hatta çeşme ile hiçbir ilgileri yokmuş gibi arkalarını dönüyorlardı. Bunu edep olarak gösteriyorlardı torunlarına. Bu çeşme ile ilgili söylentiye göre, Helvadere Kasabası’ndan geliyormuş su. Oradan gelirken Hasan Dağı’na yağan kar mı besliyordu kaynağı, yoksa yeraltından mı çıkıyordu hayratın bu suyu, henüz bilinmiyordu.

Uzun bir kaldırım vardı bu gökyüzünün tadı kalmamış sokağında. Neredeyse boyu meleklerle yarışacak kadar uzundu. Kimse olmadığı zamanlarda benim de meskenimdi. Çünkü daha önce kalabalıklarla yürümeye alışkın değildim. Dışı tek kişilik, içi; bir imparatorluk nüfusu kadar kalabalık olan arkadaşımdan başka kimsem yoktu. Şimdilerde ise sokak veya kaldırım kalabalık demeden yürüyebiliyorum.

Kaldırım kenarında hayal kurduğum da oluyordu. Kafka diye bir adamı dinlemiştim arkadaşımdan. Kendisini bir böcek gibi hissediyormuş. Arkadaşım anlattıkça şaşırıp kalmıştım o gün. Sonrasında, havanın kapalı olduğu bir gün ben de düşledim.

Şu cümleleri yazdım aklımın kenarına:

“Sokağın kenarında, havanın kararmasını izliyordu Gregor Samsa. Güneş, yeni yürümeye başlamış bir çocuk gibi usul usul gidiyordu. Bulutlar, ellerini yüzüne siliyordu. Fakat Gregor Samsa, ayırt edemiyordu geceyle gündüzü; çünkü bütün karanlıklar kendinden başlıyordu.”

Arkadaşım bu cümleleri okuduğumda çok güldü. Çünkü hamam böceği zaten kara bir renge sahipti. Benim şaka yaptığımı anlıyordu; fakat buradaki melankolik hava, komediden daha ağır gelmişti. Geceye bile öğretilen karanın kendisinden başladığını düşünen biri, ne kadar karadır kim bilir. Komedi, trajikomik olayların zaman içerisindeki hissizliğinden ortaya çıkarmış. Birisi haddinden fazla gülünce ağlar ya da çok ağlayınca mutluluk hormonu salgılanır. Böyle bir durumdu yaşamak ve bu sokakta kaldırımda yürümek.

Bana edebiyat üzerine bilgileri öğreten, konuşmayı ve yürümeyi öğreten hatta insanlarla sosyalleşmemi sağlayan hep bu arkadaşımdı. Çünkü gökyüzü unutulunca ben de unutulmuştum. Kahırlıydım. Yağmurlu bir günde camının önüne gelmiştim. İlk orada tanıştık. Sessizce saatlerce bakıştık. Benim derdimin olduğunu gözleriyle anladı. Anlaşılmak için bir dile ihtiyaç yokmuş. Dil, anlaşılmak için yalnızca bir araçmış. Bütün bunları o gün anladım.

Arkadaşım, kederimden kaçmak yerine üzerine gitmemi istedi. Bunu nasıl yapacağımı sordum. Sonuçta bugüne kadar gökyüzü kimsenin gözünden kaçmamıştı. Kaldırımda yürüyerek kendimi gösterebileceğimi anlattı. Böylece mutlaka biri görebilirdi beni. Fakat birisi zarar verirse ne yapacağımı bilmiyordum. Kendisi camdan izleyeceğini ve ters bir durumda müdahale edeceğini söyledi. Kabul etmekten başka da çarem yoktu.

Hiç unutmuyorum, yine yağmurlu bir gündü. Binaların çıkıntılarına sığınarak kaldırımda yürümeye başladım. Bazen üzerime doğru birisi geldiğinde iniyordum kaldırımdan. Yavaş yavaş alıştıkça cesaretimi de toplamaya başladım. Bu kez hem kaldırımda inmeden yürümeye hem de hayratın yanına giderek su içmeye alıştım. Kaçmadığımı gören herkes şaşırıyordu. Çoğu zaman gülüyorlardı. Hatta fotoğraf çekilmek isteyen oluyordu. Ben de izin veriyordum. Gökyüzü görünmüyordu ama ben görünüyordum artık...

Bazen camiye de gidiyordum. Ezan okunur okunmaz koşuyorduk camiye. Namaz çıkışında geri geri gidiyordu herkesin ayakları. İhtiyarların eve gitmek istemediklerine şahit oluyordum. Meğer onlar da evlerinde görülmüyormuş. Bu, herkesin ortak derdi gibi gelmişti artık bana. Yine de üzülüyordum yaşlı dedelere. Çünkü ölümün kokusu geziyordu derilerinde ve kırışıklarında. Ama arkadaşımdan öğrendiğim acı bir gerçek var: İnsanların çoğu, biri ölmeden önce kıymetini bilmiyorlarmış. Hatta ölünce çiçek götürdüklerini duyduğumda çok şaşırmıştım.

Arkadaşıma gelecek olursam ketum birisiydi. Kendisiyle ilgili konu olunca çok az bahseder ve yalnızca benim sorularıma cevap vermeyi tercih ederdi. Oysa kendisi hiç görülmüyordu. Evden dışarıya çıktığını da görmüyordum. Bütün bunlara rağmen kendi halinde yaşayan birisiydi. Kalemleri, defteri, kitap ve dergileriyle var olmayı öğrenmişti. Hatta bir gün o yokken, “Tıp okuyarak değil, çekirdekten yetişip hasta olarak öğrendim tabipliği.” cümlesini okumuştum defterinde. Bir gün de, “Sen de görülmek istemez misin?” dediğimde, yalnızca minareye dalmıştı.

Bütün bunları düşünürken caminin kamelyasında dalıp gitmiştim. Birlikte çekirdek çitlediğimiz ihtiyarlar sordu neden dalgın olduğumu. Ben de başından sonuna kadar anlattım arkadaşımı ve başımdan geçenleri.

-“Sen güvercinsin. Ne bilirsin konuşmayı, yürümeyi ve edebiyatı nereden öğrendin?” diyerek üzerime gelmeye başladılar.

Ben de güvercin olmadığımı, arkadaşımın bana Güzelcin adını Cahit Zarifoğlu şiirinden verdiğini söyledim. Arkadaşımın kim olduğunu sorduklarında ise, caminin çaprazında bulunan üçüncü katta, Fransız camından tekerlekli sandalyesinin üzerinde dışarıya bakarak bizi izleyen kişinin olduğunu söyledim.

Nâşir: Semih ÇAR Tarih:...
HER SALAVAT, BİRAZ O'NA BENZEMEKTİR
✽

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed

✽

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

❝

Başlık

Metin...

Kaydetmek için ekran görüntüsü alabilirsiniz