Hakikatin sesini, kalbini kaybetmiş bir yolcu gibi arardı. Yerde, gökte, gecede ve gündüzde… Varlıkları ayırt etmez, gözünün dili varmışçasına sorular sorardı. Köy içinde köyler, insanın içinde; insanlar olduğuna inanırdı. Daha ileriye giderek taşlardan köy kurardı düşündüğü zamanlarda.
Söğüt ağacının eğildikçe yükselmesine şaşırırdı. Bulutların, suyun tadını hiç bilmeden yağmuru bir kargo gibi dağıtmasına da… Akşamları çuha çiçeğinin, ezan vaktinde; dostuyla sözleşmiş bir genç gibi tam vaktinde açarken görür, gülümserdi. Bu yüzden ona “ezan çiçeği” derdi.
Köylülerse ona “Kulaklı Bâki” lakabını takmıştı. Çünkü o, kulakların duymadığını arar, ilginç düşünen müzelik bir adamdı. Cebinde kitap, gömleğinde kalem, dilinde sessizlik eksik olmazdı. Ellerindeki nasırdan helal kazancı belliydi. Hem okur hem yazardı.
Bâki’ye göre konuşmak, baraj kapaklarını açmak gibiydi; insan, sesini tuttuğunda birikirdi. Mevsimlere kulak verdiğinde toprağın sessiz, tohumun sessiz olduğunu görür; bu sessizliğin aslında birbirini duymak anlamına geldiğine inanırdı.
Yüzünde güneşin öpüşünden kalma bir esmerlik taşırdı. Hasandağı’nı izlemeyi severdi. Ona göre bu dağ, kendi içinde bir dergâhın kazanı gibi kaynarken; dışında bulutlara yüz sürer, heybetinden utanarak sessizce ağlar, gözyaşlarını göklere verirdi. Gün batımında hep aynı düşüncelere dalardı. Ezan okunmadan evvel yemeğini yer, sonra bu düşüncelerle bedenine ve dünyaya ara verirdi.
Sade giyinmeyi severdi Kulaklı Bâki. Çünkü sadelik izaha gerek duymaz, kendi başına göz kamaştırıcıdır. Gereksiz pahalı şeylerden uzak durur, cimrilik, cömertlik ve israf arasında bir denge kurmaya çalışırdı. “İnsanoğlu, matematik dehası olmak için dünyaya gelmiştir.” derdi. Ona göre aşırılığa kaçmamak, çözülmesi gereken bir denklem problemiydi. Peygamberler bu denklemin çözümü için gönderilmişti. Onlar, kendi hikâyelerinin dehasıydı.
Zevkleri değişmezdi Bâki’nin. Yazın sandalet giyer, beyaz gömlekle siyah kumaş pantolonunun ütülü durmasına özen gösterirdi. Köyün kahvesinin önüne nergis kokusu gelince herkes bilirdi; Bâki’nin geldiğini. Bir çocuk eli gibi küçük bardakta çay içer, mutlaka radyonun yanına otururdu. Konuşmayı seçmezdi; sadece dinlemek vardı hayatında. Bir ses, gelip kulağının kapısını çalmadan asla konuşmazdı. Bu yüzden köylüler onun yalnızlıktan ötürü ölü bir ruha sahip olduğunu sanırdı. Oysa Bâki içinden, “Ben varlığın ile kalabalığım.” derdi.
Tabiatı kitap bilirdi. Dışarıda kitap açmaz, “bir kuş, kuştan daha kuş” diyerek doğaya yönelirdi. Yine de cebinde taşıdığı kitabı ara sıra çıkarır, sayfalarını havalandırırdı. Kitabın da bir kahve havası almasını isterdi. Ona göre eşyaların da, sahibinin kullanımına göre bir karakteri vardı. Bir çiçeğin solmaması için okunan kitap, gözler sayesinde yeniden işe yarar hale gelirdi. Çünkü kitap, içindeki bilgi icra edildiğinde mutlu olurdu.
Bâki, şehre göçenlerin aksine köyde yaşamayı seviyordu. Selime Katedrali, Melendiz Çayı ve Ihlara Vadisi’nin buluştuğu bu köy ona göre Cennet’ten inmiş bir şehir gibiydi. Sanki Selçuklu hâlâ nefes alıyordu burada. Selim Sultan Kümbeti göğe bakıyor, taşlar dua ediyor gibiydi. Bu uhrevî hava yüzünden burayı bırakıp doğalgazlı evlere gidemiyordu. Korkuyordu, zevkleri değişirse aynada yüzündeki esmerlik bile kaybolacaktı.
Bir Perşembe günüydü. Cuma’yı bayram gibi karşılamak için hazırlığa başladı. Akşamdan giyeceği elbiseyi, süreceği kokuyu, yanında götüreceği kitap ve kalemi ayarladı. Yarınki programını dalgın bir bakışla duvara resmetti: Önce cami, sonra kahve, ardından kitabının arkasındaki boş sayfalara bir eser…
Sabah, çiçeklerle yüzünü yıkamış gibi tazelenmiş bir hâlde uyandı. Gökyüzüne, bulutlara, kendisini selamlayan ağaçlara baktı. Sofrasını yere serdi. Fazla uğraştırmayan bir kahvaltı hazırladı. Ekmek, domates, çökelek, çay. Çoban dürümü, doymak için yeterdi. Kahvaltının ortasında, Susam, Süslü, Sumak ve Pamuk adını verdiği kedileri belirdi. Onları da bekletmek istemedi. Kuşlarla kedilere yemek ve su hazırladı. Kapları ayrı yerlere koydu; çünkü kedilerin kuşları yeme ihtimali vardı.
Hazırlıklarını bitirince evden çıktı. Ezan okunmadan önce herkese tek tek selam verdi. Namazdan sonra Balyapmaz Recep’in annesi için dağıtılan lokumlardan aldı. Kahveye doğru yürürken bir evin sarıya boyandığını gördü. Eskiye ait her iz, biraz daha siliniyordu. İçinden Yusuf’un çığlığını duyuyormuş gibi derin bir nefes aldı.
Kahveye geldiğinde çayını söyledi, kitabını açtı. Arka sayfalara “Taşlı Köy”ü yazmaya başladı. Çevresindekilerin bakışları, define kazıcısının gizli işini seyreder gibiydi. İçlerinden biri dayanamadı:
- Yine roman mı yazıyon lağn Bâki? Senin de romanın hiç bitmez! Roman, Romalıların mı, yohsaaa Romanyalıların mı? Hahahayy.
Kötü bir espriye herkes güldü. Kitaba eğilip bakan köylü, “Taşlı Köy” başlığını gördü.
- Burası nire la? Çoh hayal kuruyonn bah Bâkiii?
- Yoo! Gerçek bir yeri yazıyom. Hem de bu köyün içinde.
Herkes şaşırdı. Merak, tüpü hızla bitiren bir ateş gibi büyüyordu.
- Bahalee bu köyün içinde nasıl başka bi köy olur gardaşım? Dalga geçme biziminen. Yine niriye kulak virdin de böyle söylüyon la?
Bâki anlatmaya başladı:
- Orda yalnız sessizlik var. Kimse kimsenin haggını yimiyor. Gapılar ardına gadar açıkh ve hırsızlık yokh. Kıskançlık yokh. Herkes gendi gazandığı gadarıynan yaşıyo. Torpil yok. Her yir ağaç. Evler kuş sesiyle dolu. Hiç kimse birbirinin rüzgârını engellemiyo. Mükemmel mimari var. Adaletli düzen var. Yorgunluh yokh. Dünya oraya huzursuzluk vermiyor. Burda olduğu gibi yargılamakh da yok.
- Madem öyle, niresi orası? Götür bizi! dediler.
Bâki ayağa kalktı:
- Beniminen gelin!
On, on beş dakika yürüdüler. Selime Manastırı ve Meryem Ana Kilisesi’nin yanında, kimsenin bugüne dek fark etmediği köyü gördüler. Herkes donup kaldı:
- Abovv yıllarca nasıl göremedikh la biz burayı?
Bütün gözler birbirine bakarak kucaklaştı ve bir tabelaya döndü. Köyün girişinde bir şiir dizesi yazılıydı:
“Burada en ünlü şehirdir kabristan.”
Nâşir: Semih ÇAR
Tarih:...
HER SALAVAT, BİRAZ O'NA BENZEMEKTİR
✽
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed
✽
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder