Söğüd Ayarları

MEVSİMLER
Sonbahar
İlkbahar
Gece
YAZI BOYUTU
YAZI TİPİ
DOKU SEÇ
Söğüt Kitaplığı

Gözyaşı Pembesi - Semih Çar

SÖĞÜD AĞACI TOPLULUĞU | EĞİLDİKÇE YÜKSELEN!
ALINTILA
PAYLAŞ
YAZDIR
1 DAK.
Sene yanlış hatırlamıyorsam 1999. Büyük bir deprem olmuş. Hastanede birkaç günlük ameliyatlıyım. Herkes koşturuyor ve yanımda duran seruma bakarak neden sallandığını anlamaya çalışıyorum. Aklıma deprem geliyor ve orada bulunanlara söylüyorum. Fakat kimsenin kalkacak, kaçacak dermanı yok. Zaten ölüm hepimizin yakasından tutmuş, yüzümüze bir öpücük kondurmak üzere. Refakatçi desen almadılar tek başıma kalıyorum. Hem kaderin cilvesi; kendinden kaçamıyorsun ki depremden kaçalım. Ne olacaksa olsun bakışı var odadaki herkesin gözünde...

O gün duyduk ki ayağa kalkabilen bazı hastalar kendilerini camdan aşağıya atmış. Maalesef bazıları vefat etti. Hastane ise ayakta kaldı. Henüz dokuz yaşındayım. Suskunum, sessiz kalıyorum ve izliyorum olup bitenleri. Ölümün gelmesiyle gelmemesi arasında bir fark yok. Çünkü hiç kımıldamıyorum. “Yaşamak” kelimesini tarif edemiyorum. Boynum, sopa yemek üzere olan ayçiçeği gibi bükük. Bu hikayenin bir öncesini yaşamışım zaten.

Birkaç gün sonra taburcu oldum. Yaklaşık yirmi gün sırtüstü yattım. Ölünce ruh gider derler. Yaşarken bedenden ruhu nasıl çıkarabileceğimi öğrendim. Yeri geldi hor gördüm kafesimi. Çünkü dışarıda çocuk sesleri duyuyorum, gidemiyorum. İçeride televizyon sesi geliyor ve bütün çizgi filmler geçip gidiyor. İnternet, telefon, tablet yok; hiçbir yerde doğru dürüst bir oyalayıcı da yok. Yalnızca burnumdan bir kuş gibi uçup ranzaya dokunduktan sonra yüzüme gelen nefesim var. Sessizliğin, kulaklarımı dolduran kalabalıksı yalnızlığı var.

Zamanı hızlandırmak için hayal kuruyorum ya da uyuyorum. Sonra hayalperest olarak kaldım hep. Günler böyle geçip giderken bir gün, belki yaşama emaresi göstermediğim için, nefes almam ve moral olması adına balkona çıkardılar. Ayağımı uzattım ve sırtımın tamamı bir yastıkla desteklenecek şekilde gün batımını izlemeye başladım. Önümüzde birkaç binanın çatısı vardı. Dikmen Keklik Pınarı’nda yoldan gelip geçen arabalar, Dikmen Düğün Salonu ve sol tarafımda gördüğüm kız yurdu… Güneşin, hayalimde âşık olduğum bir kadının goncaları gibi kıvrılıp boynuma sarıldığı bir vakitti. Akşam gibi değil ama gündüz gibi de değil.

Sessizliğin suyunu içiyordum sanki gördüklerimle. Kalbimi biri duysun istiyor; üzerine yedi kat kapı kapanmış gibi hissediyordum. Bana moral vermek için müzik açmaya karar verdiler ablamlar. Barış Manço’dan “Gülpembe” çalmaya başladı. Balkondan herkesin içeri gitmesini bekledim. Kolumu kapatıp başladım ağlamaya. Rüzgâr estikçe yüzüme doğru serinlik, elleriyle yüzümü silmeye başladı. O sildi, ben okyanusa çevirmek için gayret ettim. Yağmur taşıyordum bir bulut gibi ama yağmuru yeryüzü biliyordu.

Sonra bana doğru yaklaşan ayak sesleri duydum. Hemen toparladım kendimi ve bir tur daha döndüm, dönme dolap gibi gözlerimin üzerinde. Ama avutacak bir lunaparkım olmadı hiç. Gelen annemdi. İkinci şarkıyı istedim. O zaman kaset vardı. Şarkılar aynı sanatçıdan devam ederdi bu yüzden “Alla Beni Pulla Beni” parçasını açtılar. Bir daha hiç karşına çıkmayacağım diyemeyeceğim sevgilimi düşünerek, güneşle beraber kayboldum şehrin üzerinden. Ben bu dünyaya, bütün mevsimlerde körebe oynayarak ilkbaharı aramak için gelmişim. Sonra bir diğer parça devam etti:

Kara haber tez duyulur, unutsun beni demişsin
Bende kalan resimleri, mektupları istemişsin
Üzülme sevdiceğim, bir daha çıkmam karşına
Sana son kez yazıyorum, hatıralar yeter bana

Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı
Ben nasıl unuturum seni, can bedenden çıkmayınca
Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı
Ben nasıl unuturum seni, can bedenden çıkmayınca
...

20 Ramazan 1447
Nâşir: Semih ÇAR Tarih:...
HER SALAVAT, BİRAZ O'NA BENZEMEKTİR

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Başlık

Metin...

Kaydetmek için ekran görüntüsü alabilirsiniz