Söğüt Ayarları

Mevsimler (Tema)
Sonbahar
Kış
Gece
Yazı Boyutu
Yazı Tipi
Atmosfer

e Mektup Yaz

Söğüt Kitaplığı

Tahlil: İmam Gazali - El Munkız Mined Dalal (Delaletten Çıkış Yolu)

SÖĞÜD AĞACI TOPLULUĞU | EĞİLDİKÇE YÜKSELEN!
ALINTILA
PAYLAŞ
YAZDIR
1 DAK.
Arayış ve Hastalık

İmam Gazali 1058 yılında İran’ın Horasan bölgesinde, Tus (bugünkü Meşhed) şehrinde dünyaya gelmiş; 1111 yılında aynı yerde vefat etmiştir.

Hazretin eserine geldiğimizde, kendi iç dünyasındaki arayışını anlatıyor. Arayış tam olarak şöyle başlıyor: Bir gün gerçeğin ne olduğuna karar vermesi gerektiğine inanıyor. Yakin bilgi; yani yanlış olmayan ve yanılgısı bulunmayan bilgi arayışına çıkıyor. Bu yolculuğu iki gruba ayırıyor. Birisinde duyular ile diğerinde akıl ile hareket etmesi gerektiğini düşünüyor.

Yakin bilgiye örnek verdiğinde şunları söylüyor: "Ben 10 sayısının 3 sayısından büyük olduğunu bildiğim halde biri çıkıp 'Hayır, 3 sayısı 10 sayısından büyüktür. Bunu sana ispat etmek için şu değneği yılana dönüştüreceğim,' dese ve dediğini yapsa, ben de bunu görsem yine de bilgimden en küçük bir şüphe duymam. Sadece o kimsenin bu işi nasıl yaptığına şaşarım. Bildiğimde zerre kadar bir şüphe oluşmaz."

Kitabın bir yerinde güven içinde olunmayan bilginin bilgi olmadığı imasını yapıyor hazret. Burada şunu düşündüm: Bilgi güven veriyorsa, bilmeyen herkes güvende hissetmemeli kendini. Fakat dünyada kendini güvende hisseden insanların çoğu bilgisiz insanlar. Bana kalırsa kendini güvende hissetmeyen, bilmediğinin farkında olan kişidir; çünkü bildiğinden başkası yabancı bir dünya gibi geliyor ona.

Sonra kitabın gerçek serüveni başlıyor. Duyu organlarına dayalı bir bilgi, bilgi midir sorusuyla yola çıkıyor. Bir gece yıldızları izleyerek onların bozuk para kadar olan büyüklüğünü görüyor. Fakat astronomi bilginlerine göre o yıldız gerçekte çok daha büyük bir hacme sahip. Gördüğünün gerçek olmadığı ortaya çıkıyor. Bu kez yerdeki gölgesine bakıyor. Gölge belli bir şekilde sabit duruyor gibi görünüyor. Ardından günün dönmesiyle beraber anlıyor ki gölge de hareket ediyor. Geldiği noktada duyulara güvenilemeyeceğini ve gerçek bilgilerin böyle bulunamayacağını düşünüyor.

Duyu organlarından göz ile gerçek bilgiyi bulma çalışması şunu gösteriyor: İnsan duyularını sıralamaya koyduğunda göz en yukarıda yer alıyor. Bu konuyla ilgili bir başka alimden (zannediyorum Hafız) şöyle bir cümle işitmiştim: "Kime sorsan önemli olan iç güzelliği der; ancak dışını beğenmediği bir şeyin içini merak etmez." Böylece en tepede bulunan duyu organının gerçeği vermediği ortaya çıkmış oldu.

Hazret arayışını bırakmıyor. Bu kez akli bilgiler ile gerçeği bulmaya çalışıyor. Çünkü kendisine göre duyular ya da akli bilgilerden birisinin gerçeği vermesi gerekiyor. Akli arayışına çıktığındaysa şu sorunla karşılaşıyor: Birisi uykudayken köle olmasına rağmen kendisini hükümdar olarak görebilir ya da hükümdar olan biri kendisini köle olarak görebilir. Fakat uyandığında durum başkadır. Rüya başka, gerçek başkadır. Akıl, rüyada başka bir düşünce tasavvuru yapsa da olay gerçekle bağdaşmamaktadır. Tüm olanların ardından ise hazret, arayış yolculuğuna devam etse de bu kez vücudu dayanamayarak hastalanmaktadır. Hastalık ise yaklaşık iki ay kadar devam etmektedir.

Gazali'ye Göre Dört Yol: 1 Doğru 3 Yanlışı Götürür

Hazret, yolculuğunda dört düşünce grubuyla karşılaşıyor. Bütün grupların eksiklerini delilleriyle beraber göz önüne seriyor. Bu delillere gelmeden önce grupları sıraladığımızda bunlar; kelamcılar, felsefeciler (filozoflar), Ta’limiyye (Batıniler) ve mutasavvıflardır.

Kelamcılar

Kelam, İslam'ın ilim dalları arasında bir daldır. Mantık, hadis, fıkıh gibi dallardan biri de kelamdır. Yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmak ve kelimelerin derinlemesine anlamlarını ortaya çıkarmak için yapılan ilimdir. Bu ilim birçok yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmıştır. İslam'ı savunmakta önemli bir yere sahiptir.

Ancak kelam ilmi ağacın bir dalı olması sebebiyle tek başına ağacı temsil edemez. Burada ağaç İslam'dır. İslam yalnızca hadis ilmiyle anlaşılamayacağı gibi kelam ilmi ile de anlaşılamaz. Hepsi bir araya geldiğinde ancak bir anlayış ortaya koyabilir. Hazrete göre kelamcıların kendine fazla güvenmesi ve bu ilmi tek başına yeterli görmesi en büyük hataları olmuştur.

Filozoflar

Hazret, filozofları üç başlık altında toplamıştır. Ancak kendisi konuyu derinlemesine ele aldığı için felsefenin alt başlıklarına inme gereği duymuştur. Felsefenin içinde toplam altı başlık vardır. Bunlar; matematik, mantık, doğa bilimleri, ilahiyat, siyasal ilimler ve ahlaktır.

Matematik, kuvvetli ve soyut bir ilimdir. Derin bir soyutlama kabiliyeti gerektirmektedir. Sorun tam da burada çıkmıştır. Matematiğin zor bir ilim olması sebebiyle bu alanda yetenekli olan bir kişinin diğer alanlarda da söyledikleri aynı seviyedeymiş gibi kabul görmüştür. Örneğin, kafir birinin matematikte bir deha olması mümkündür. Fakat bu kişinin matematik zekası diğer alanlarda da aynı yeteneğe tekabül etmeyebilir. Yani kafir bir matematik profesörü aynı zamanda sağlam bir beyin cerrahı olamaz. Fakat halk, ilim itibariyle bu kişiyi kendinden yukarıda gördüğü için söylediğinin tamamını doğru olarak kabul eder ya da edebilir. Bu da matematik profesörünü hayatın profesörü zannetmeye yol açar.

Diğer bir soruna geldiğimizde ise İslam dininin cahil mensuplarının "böyle bir ilim yoktur" demesidir. Yani bu ilmin reddedilmesi ve inkar edilmesi durumudur. Ancak reddedenler, İslam'ı savunmayı görev edinirken zarar vermişlerdir. O kadar ileri gitmişlerdir ki ay tutulması gibi meseleleri dine aykırı olarak adlandırmışlardır. Böylece felsefeye ilgisi olanları uzaklaştırmışlardır.

Bir diğer husus; filozoflar doğa ilimlerini de incelemiştir. Bu inceleme neticesinde canlılara hayran kalmışlardır. Canlılardaki organların bu kadar harikulade görev icra etmesi onları şaşırtmıştır. Bununla birlikte, bu harikulade görevleri yerine getiren canlılar ancak bir ilahın varlığı ile tanımlanabilir demişlerdir. Fakat onlarda da şöyle bir sorun ortaya çıkmıştır: Öldükten sonra bir canlı tekrar dirilemez. Bu düşünce onları küfre götürmüştür. Çünkü "İlk yaratılış mı daha kolaydır yoksa ikinci mi?" sorusu ortadadır.

Materyalist filozoflar ise var olan her şeyin kendiliğinden var olduğunu dile getirmişlerdir. Fakat bu mümkün değildir. Mantık sistemine göre bir şey ebedi ise ölümlü olamaz; ölümlü ise ebedi olamaz. Materyalist filozofları küfre götüren sebep de budur.

İlahiyatçı filozoflara geldiğimizde birkaç kişinin adı geçmektedir. Bunlardan birisi Aristo'dur. Aristo her ne kadar kendi hocalarından ayrı bir görüş belirlese de tam anlamıyla arkadaşlarının düşüncelerinden sıyrılamamıştır. Bunları küfre götüren düşünceler ise ahirette yalnızca ruhun acı çekeceği, evrenin ezelden beri var olduğu ve Allah'ın parçaları (cüz'iyatı) bilmediği iddialarıdır.

Ta’limiyye

Gazali Hazretleri, üçüncü grup olan Ta’limiyye mezhebini değerlendirdiğinde durum biraz daha basittir. Onlara göre din, masum bir imam tarafından öğretilmesi gereken bir meseledir. Ancak "Masum imam kim?" denildiğinde, "Onu senin bulman gerekir," demeleridir. Ortaya bir imam figürü koyup halkın din öğrenmesini isteyen grup, imamı da göstermelidir. Fakat "İmam nerede?" denildiğinde "Ara bul," demek yersiz bir düşüncedir. Gazali Hazretleri ise şöyle söylüyor: Evet, din imamdan öğrenilmelidir. Bizim imamımız Hazreti Muhammed'dir (sallallahu aleyhi ve sellem).

Tek Doğru: Mutasavvıflar

Hazret, en son mutasavvıf grubuna geldiğinde onların ilim ve amel yolculuğunu izlemeye başlıyor. Onların genellikle hallerine etki edecek davranışlar içerisinde olduklarını görüyor. Samimiyetle beraber nefislerinin kötü taraflarını tabiri caizse bir budama işlemi yaparak kâmil insan olma yolculuklarını anlatıyor.

Gazali Hazretleri, tüm bunları anlatırken kendisini sorgu ve suale çekmeye başlıyor. Dönemin en iyi mevkisinde olduğunu fakat bu görevi şan ve şöhret için yaptığını ifade ediyor. Hayatın kısa olduğunu ve bir an önce gerçekten güzel ameller yapılması, bunun da Allah rızası için yapılması gerektiğini kararlaştırıyor. Sonrasında şehirden gitmek için sık sık karar alıyor. Öğretmenliği bırakıp kendi arayışını gerçekleştirmek istiyor.

Yolculuğa çıkmadan önce şunları söylüyor: "Dünyanın çekiciliği ile ahiretin çağrısı arasında bir o yana bir bu yana gidip gelen kararsız ve tereddütlü halim, 488 yılının Recep ayından başlayarak yaklaşık altı ay devam etti. Altıncı ayın sonunda artık bu iş benim irademden çıkıp zorunlu bir hal oldu. Allah dilime kilit vurmuş ve ders okutamayacak duruma gelmiştim. Bana gidip gelen öğrencilerimin gönüllerini yapmak üzere, en azından bir gün olsun ders yapmak için kendimi zorluyordum. Ancak ağzımdan tek bir sözcük çıkmıyor, dilimin bir kelime dahi söylemeye gücü yetmiyordu."

Gazali Hazretleri'nin yolculuğu hastalandıktan sonra başlamıştır. Titreme, iştahsızlık derken yaklaşık 60 gün boyunca yatmıştır. Dönemin tabipleri gelip vücutta fizyolojik bir problem olmadığını fakat kalbin hastalandığını söylemişlerdir. Bu hastalığın kalpte başladığını, ardından mizaca sıçradığını ve bütün vücudu sardığını belirtmişlerdir. "Bu derin üzüntüyle beraber hastanın hastalığı artmıştır," tespiti yapılmıştır.

Her hastalığın belli bir günü olduğu gibi hazretin hastalığı da gününü doldurunca yavaş yavaş kendisine gelmiştir. Şifanın bizzat Allah'ın nuru tarafından gerçekleştiğini belirtmiştir; çünkü kendisi hiçbir şey yapmadan birden sağlığına kavuşmaya başlamıştır. Hazret şifa serüveni ile ilgili şunları belirtiyor: "Aciz kaldığımı, irademin bütünüyle kontrolümden çıktığını görünce, çaresiz kalan kimsenin sığındığı şekilde Allah’a sığındım. 'Çaresiz kimse dua ettiğinde duasını kabul eden' (Neml, 62) Allah, benim de duamı kabul etti. Statü, zenginlik, aile, çoluk çocuk ve dostlardan yüz çevirmeyi gönlüme kolaylaştırdı."

Gazali Hazretleri, bütün bu olanların ardından görevini bırakmıştır. Çocuklarının geçimi kadar bir mal varlığı ayırarak gerisini halka dağıtmıştır. Bu kararları hem alimler hem de halk tarafından çokça eleştiri almıştır. Irak'tan ayrılırken de Mekke'ye gidiyor gibi yaparak Şam'a gitmiştir. Burada iki sene kadar kalmıştır. Hazret, Şam'da yaptığı tek işin ise uzlet, halvet, riyazet ve mücahede olduğunu ayrıca söylemektedir.

Şam'dan sonra oradan da ayrılarak Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e gidiyor. Her gün Kubbetu’s-Sahra’nın içine giriyor ve kapıyı üzerine kilitlediğini belirtiyor. Burada şunu düşündüm: Kim olursa olsun insanın bazen yalnız kalması gerekiyor. Kendi içindeki adamın sesini duyması gerekiyor. O sesin ilginç bir yanı var; insanı olgunlaştıran ve düşüncesini değiştiren bir tarafı var. Allah hepimize duymayı nasip etsin.

Gazali Hazretleri, Kudüs'ten de Peygamber Efendimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) ziyaret etmek ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke ve Medine'ye yola çıkıyor. Orada ibadetlerini yerine getirdikten sonra çocuklarının özlemi ve memleket hasreti kalbine düşüyor. Böylece geri dönmüş oluyor.

Geri döndüğünde gündelik olayların ve gelişmelerin zaman zaman iç huzurunu bozduğunu anlatıyor. Bunların kendisini hedefinden alıkoyduğunu ifade ediyor. Kendisiyle baş başa kaldığı süreçte tekrar o iç huzuru sağladığını söylüyor. Okuyucuya faydalı olması açısından şöyle bir not bırakıyor: "Mutasavvıflar, yüce Allah’ın yolunu tutmuş kimselerin ta kendileridir. Onların tavırları en güzel tavır ve yolları en doğru yoldur. Ahlakları da en güzel ahlaktır. Bütün akıllıların aklı, bütün bilgelerin bilgeliği ve dinin sırlarına vakıf olan âlimlerin ilmi bir araya gelerek mutasavvıfların ahlak ve yaşantılarının bir kısmını değiştirip daha iyi hale getirmek isteseler bunu asla başaramazlar. Çünkü onların görünen ve görünmeyen bütün hal ve hareketleri peygamberlik kandilinin ışığından beslenmektedir. Yeryüzünde, aydınlanmak için peygamberlik ışığından daha ileri bir ışık yoktur!

Dediğimiz özetle şudur: Mutasavvıfların yolu hakkında kim ne diyebilir ki! Bu yolun ilk şartı olan temizlik; kalbin, Allah dışında kalan her şeyden tamamıyla arınmasıdır. Tasavvufa giriş anahtarı -namazdaki iftitah tekbirinde olduğu üzere- kalbin tüm varlığıyla Allah’ın zikrine dalmasıdır. Bu yolun sonu bütünüyle Allah’ta fani olmaktır. Allah’ta fani olmanın bu yoldaki son durak sayılması, başlangıçta istek ve irade ile yapılabilen hallere kıyasladır. Yoksa Allah’ta fani olma makamı da gerçekten bu yolun başıdır. Bu makamdan öncesi, bu yolun yolcusu için uzun bir geçit mesabesindedir."

Bütün bunları söylerken hazret, kitabın sonuna doğru duyuların yaratılış aşamalarını, amaçlarını ve insan hayatındaki yol almadaki faktörlerini de dile getiriyor. Kitabın ilerisine doğru geldiğimizde bazen akli ilim deliliyle bazen de imanı ile kesin bir şeyi anladığını söylüyor. İnsanın beden ve kalpten yaratıldığını ifade ediyor. Buradaki "kalp" kelimesini ruh kelimesiyle bağdaştırıyor; çünkü kalp hayvanda da vardır ancak insanda bulunan kalp ile o organı kastetmiyor. Ayrıca bu kalbin hasta olduğunda insanın da hasta olacağını, bu kalbin sağlıklı olduğunda insanın da sağlıklı olabileceğini söylüyor.

Peygamberlik deliline geldiğinde ise peygamberliğin bizzat kendisinin delil olduğunu ifade ediyor. Sağlam bir kalp ile okuyan ve temiz bir kalp ile yaklaşan kişinin bunu bulabileceğine dikkat çekiyor.

Peygamberlerin bir tabip olduğunu söylerken ibadetlerin ilaç olduğunu belirtiyor. Hazretin bu tespiti muazzamdır. Çünkü namazın rekatları, kılınış biçimi tıpkı bir ilacın içeriği gibidir. Nasıl ki bir doktor ilacın içerisinde hangi hastalığa iyi gelecek maddeler olduğunu biliyor, günde kaç kez alınması gerektiğini tarif ediyorsa, peygamberler de kalp hastalığının giderilmesi için ibadetlerin içeriğini bildirmişlerdir. Bir de bazı ilaçların ana maddesinin yanına yan madde eklendiğinde başka bir hastalığı da tedavi ettiğini anlatırken; nafile ibadetlerin ve sünnet olan eylemlerin peşinden gidenlerin tıpkı bu ilacın yan maddesi gibi olduğunu söylüyor.

Buraya da kitabı okuyan birisi olarak kısacık düşüncelerimi paylaşayım: Her alim zannedilen kişi alim bile olsa neticede kuldur. Kul olması sebebiyle de mutlaka hatası ya da yanlışı elbette olacaktır. İnsanlara gerektiğinden fazla anlam yüklemek yerine anlamın bizzat bir İlah'ta olduğunu kabul ederek yaşamak daha doğrudur. Gelip geçen bir dünya için birinin ihsanına boyun eğmek, kişinin kendisine yaptığı ya da yapacağı en büyük ihanet olabilir. Şunu söylemek istiyorum özet itibariyle: Ölçülü olmayı benimsemeliyiz. Ölçüsü kaçan her ne varsa anlamsızdır. Bu yüzden aklımızı gayret ve istikamet üzere, kalbimizi iman üzere sağ salim götürmemiz gerekiyor. Ayrıca bir dipnot olarak ilmi üstün gelmek için değil gerçekten yerinden öğrenerek Allah'a yakınlaşmak için tahsil etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Allah'ı kaybeden neyi bulmuştur, Allah'ı bulan neyi kaybetmiştir?"

"O, göklerin ve yerin egemenliği kendisine ait olan, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, her şeyi yaratan, yarattığına belli bir ölçüye göre düzen veren Allah’tır." (Furkan, 2)
Yayınlayan: Semih ÇAR Tarih: ...

Başlık

Metin...

Kaydetmek için ekran görüntüsü alabilirsiniz
© 2026 Söğüd Ağacı Topluluğu
"Gönülden gönüle giden kelamda hak iddia edilmez."