Ramazan, yeniden hayat veriyor insanlara. Bahar gelirken dağda bayırda çıkan papatyalar gibi rengârenk oluveriyor yeryüzü. Kekik kokusu, nevruz, şebboy kokusu gibi ruhumuza yeniden bir elbise giydiriyor. Öldükten sonra dirilmiş gibi uyandırıyor bizi.
Ameliyat olacak hastalara narkoz verilir. Tatlı bir uyku hâlidir narkoz. Bu dünyada uyumaktır. Dünyada uyuyakalmak başka bir âleme uyanmaktır. Bu âleme uyanan kişi, ameliyathanedeki narkoz almış hastaya benzer. Orada sağlıklıdır ve kendini iyi hissetmektedir. Bütün acılarını unutmuştur.
Ramazan bize ruh ameliyatı yapmak için geldi. Bedenimizi uyuttu, ruhumuzu uyandırdı. Bedeni arzularımızı nasıl kontrol etmemiz gerektiğini öğretiyor. Her gün yeni bir keşif yaptırıyor bize. İçimizdeki büyük kıtaları aşarak yeniden bir ülke olduğumuzu anlamamızı sağlıyor.
Ruh ameliyatı devam ediyor. Saflar birbirine bal bıçağı gibi sarılıyor. Tek bir ilahın önünde diz çöküyor inananlar. Diz çökülmesi gereken yerin neresi olduğunu dünyaya haykırıyorlar. Normalde daha az rekât olan yatsı namazında cemaat azken, şimdi cami taşıyor. Tıpkı mayası gelmiş bir hamur gibi sığmıyor kabına inananlar. Müslüman, fabrika çağına yeniden mayayı öğretiyor.
Bütün bunlar olurken Peygamberime (aleyhissalâtü vesselâm) dönüp bakıyorum. O hiçbir zaman kötü, kaba ve sert konuşan biri olmadı. Davranışları akın akın inananları kendine çekti. Bu dünyayı zorlaştırmadı. Nefret ettirmedi. Olaylar karşısında insanların aşkını uyandırdı; onları kendisine hayran edecek bir ruh hâline taşıdı. “Anam babam sana kurban olsun ya Resulallah.” dedirtecek bir incelik bıraktı gönüllere.
Dönüp baktığımda kendi nefsime soruyorum: Hangi özellikler gelip beden saksısında çiçek açmış? Hangi kokuyu sürüyorum insanların kalplerine? Bunları düşünüyorum. Ufak tefek güzel hasletler olduğu gibi bir çuval çirkinlik de var elbet. Düzeltmem gerekenleri biliyorum.
Bugün okudum. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) güvenilir insandı. Peygamber olmadan önce de birlikte yaşadığı toplum ona “el-Emîn” sıfatını vermişti. Her sözünün doğru olduğunu kabul ediyorlardı. Hatta içlerinden biri gelip, “Biz senin doğru söylediğini biliyoruz; fakat senin inandığın ilaha inanmak istemiyoruz.” demişti.
Bu olaylar devam ederken bir gün Cebrail (aleyhisselâm) geldi. Efendimizi üzgün gördü. Çünkü toplumunun kendisini yalancılıkla itham ettiğini düşünüyordu. Ancak Cebrail gerçeği bildirdi:
“(Resulüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En‘âm, 33)
Bu ayeti ve olayları okuduğumda şunu düşündüm: İnkâr, gerçeği değil; hevesini kabul etmektir.
Allah’ım, inananları ve beni heva ve hevesten kurtar. Yönümüz yalnızca kıblen olsun.
Geldi akşam gitti gündüz neyleyim ben ey ömür
Kaldı gaflet çöktü omuz tövbe et sen ey gönül
Doldu heyben nefse uydun dön de bak sen ey ömür
Yolda kaldın kapı buldun yaş döküp gir ey gönül
