Sezai Karakoç’un, hayatımda ve fikir dünyamda tesirleri vardır. Bu dokunuşlar birden bir sihirbazın değneğinin dokunuşu gibi olmamıştır. Zaten bir anda olan ve gelişen her akışta; altı doldurulamayan, izahı yapılamayan ve akarsu üzerine yapılmış ev gibi eğreti durmak eğilimi vardır. Üstat bendeki yerini şiirine borçlu değildir.
Üstadı tanımaya başladığımda hatıralarını okumuştum. Diriliş Neslinin Amentüsü kitabından hemen sonra hatıralarını okumam gerektiğini düşünmüştüm. Çünkü bir insanın fikrini inşa edenler; yaşadığı olayların ruhunda bıraktığı iz, o günkü sosyoloji ve tarihi gelişme, doğduğu yer ve coğrafyadır. Burada, yani hatıralarda söylenilenlerin, üstadın bana kim olduğunu izah edebileceğini biliyordum. Böylelikle tanıma serüvenim başladı.
Üstat, daha kitabın başında tekrar aynı hatıralara dönüp onları anlatmanın bir ateşten azap olduğunu belirtiyordu. Bu cümle; geriye dönmenin ve orada değiştirmek istediklerinin çaresizliği, tekrar gün yüzüne çıkarılması, hatalarıyla doğrularıyla anlatılmaya çalışılmasını ele veriyordu. Yaşımın ilerlediği bugünlerde aynı duyguları ben de hissediyorum. Kendi kendinle yüzleşmek gibi bu hatıraları canlandırmak… Geçmiş tam olarak şöyle, ortada bir tiyatro oyunu var ve senaryoya müdahale etmek istiyorsun, tam ayağa kalkıyorsun ve kimsenin görmediği bir ruh gibi bağırıyorsun, çağırıyorsun, ancak nafile.
Sezai Karakoç, kendisinin dört yıkılmışlık içinden geldiğini anlatır. Ve şöyle sıralar:
- Çağın yıkılışı
- Ülkemizin, devletimizin, milletimizin, toplumumuzun yıkılışı
- Doğduğum şehrin, Ergani’nin yıkılışı
- Ailemin hepsinden ve Şeyh Said olayının bölgede doğurduğu ekonomik yıkım
Bütün bunları anlatırken bir çocuğun kırgın ruh hâlinin yansımasını görüyorum satırlarında. Orada ve “eski” denilen bu muhitten hiç uzağa gidememiş bir çocuk konuşuyor sanki. O dönemde devlet yeni yeni kurulmuş, devrimler yapılıyor ve sosyoloji değişiyor; Dünya Savaşı’nın olması sebebiyle yoksulluk yaygın, ailedeki dinamikler ve coğrafyadaki olayların tesiri ile istenilmeyen anlar yaşanıyor. Ancak bu olayların yaşanması üstadı üstat yapıyor. Zor günleri yaşayan insanların özelliğidir; güçlü, iradeli, ne istediğini bilen biri olabilmek… Ancak çocuk fıtratında kalabilmek en büyük başarısıdır Sezai Karakoç’un. Çünkü bu, İslam fıtratı üzerine olmak demektir.
Üstadın Yağmur Duası şiirinin temelini de anılarında görüyoruz. Bir gün yaşadıkları yere yağmur yağmıyor ve kuraklık artıyor. Köylü hep birlikte yağmur duasına çıkıyor ve üstadın babası da dua edenler arasında. Ancak babası da o zamanlar çocuk. Dua edilecek yerde toplanınca kalabalık, kuzular ve koyunlar birbirinden ayrılıyor. Köylü bu manzarayı bilerek ortaya çıkarıyor ki maksat koyun ve kuzu içi yanarak birbirini çağırsın. Dua bittikten sonra ortalık toz duman ile karışmaya başlıyor. Öyle bir yağmur yağıyor ki eve zor kapanıyor herkes.
Anılar devam ederken gölgesinde oturduğu ağacı, Zülküfül Makamı’nı, çevrede yetişen kırmızı ve sarı gülleri, o dönemde çerez olarak yenilen kuru yiyeceklerden de bahsediyor. Üstat, ömrü boyunca yatılı okulda ve iş sebebiyle uzaklarda kaldığı için anlatırken büyük bir hasret çekiyor. Kaleminin burnunun sızladığını gözleriniz okurken anlıyor. Kitabı okurken şunu düşünmüştüm: Yoksulluk, bütün hasretlerin anasıdır.
Öğrenim hayatı boyunca başarılı olan üstat, edebiyata ve fikir dünyasına ilgi duyuyor. Kendisine çizdiği yolda düşünce ve edebiyat şeyhi olarak Necip Fazıl Kısakürek’i seçiyor. Yalnızca kalemler koşturmuyor o devirde; zorluklar, düşünceler, uzaklıklar, ayrılıklar gibi duygular da beraberinde yarenlik ediyor. Çünkü üstat, rehberi hapse girdiğinde ziyaretine gidiyor, mahkemesine gidiyor; tam bir vefa örneği olarak çıkıyor karşımıza. Bugün ile kıyasladığımızda vefa bir semt ismi gibi geliyor kulağımıza.
Hayatı boyunca üstadın kırmızı bir çizgisi vardı. Bu çizgiyi korumayı ve ileriye taşımayı kendine görev edindi. Bu kırmızı çizginin adı İslam’dı. Müslüman bir insanın evrensel ahlak ve erdem sahibi olması gerektiğini savundu. Bütün Müslümanların kardeş olduğunu söyledi. Bunları söylerken yalnızca kendi düşüncesinden kişilerle arkadaş değildi. Yakın arkadaşlarından birisi olan Cemal Süreya, farklı fikirleri taşıyan birisiydi. Ancak onlar birbiriyle sohbet ederek, şiir konuşarak, edebiyatı yaşayarak hatta mektuplaşarak birbirine sarılan dostlardı.
Cemal Süreya, dergide bir yazısında üstattan bahsederken, “Öyle bir Müslüman ki Marx da bilir, Nietzsche de bilir, Rimbaud da bilir. Salvador Dali’yi de sever. Nâzım da okur.” demiştir. Kendi içine kapanık fikirleri olmaktan ziyade her konuda tartışılabileceğini, üstadın dışarıya açık olduğunu, kimseyi küçük düşürmediğini, en ilkel ve modernin arasında durduğunu da ifade etmişti. Üstat ise bu övgüleri kabul etmekten ziyade arkadaşları ya da rehber edindiği Necip Fazıl Kısakürek ile fikir olarak farklı olmadığını söyleyerek kendisini farklı bir yere konumlandırmadan uzak kalmış ve aralarının açılabilme ihtimalinin bile önünü kesmiştir. Çünkü onun için şan, şöhret, para bir afet aracı olarak görülmüştür.
Yine içimden çıkmayan hatıralarında şöyle bir anlatısı bulunur:
“Ruhumun öylesine hassas olduğu bir çağdaydım ki, çimenlere bastığımda ezilmelerini hissediyorlar mı diye düşünüyor ve bu sebeple taşa toprağa basmayı tercih ediyordum.”
İşte bu sadelik ve hayatı anlama çabası, yalnızca üstada özgü bir durumdur. O, ruhu sürekli yağmur duası eden ve her yaratılan varlıkta rahmeti, hikmeti arayan birisiydi. Hayatın, hayattan daha fazla olduğunu kendisi de biliyordu. Hatıralarında söylediği bu düşünceyi ele aldığımızda çimenlerden ve onların hissettiği duygulardan sessizce düşünen birisinin, daha ileriye giderek şiirinde şu satırları söylemesi ayrıca ilginçtir:
“Taşların kalb atışlarını duyanlarYalnız onlar okur benim söylediklerimi”
Çimen zaten canlıdır. Canlı olanın hissettiği duyguları düşünmek biraz daha kolaydır. Ancak zaman içerisinde taşların kalp atış sesini duyanların olduğunu söyleyip, o sesi işitenlerin aslında kendisinin yazdıklarını okuyanlarla aynı kişiler olduğunu söylemiştir. Taşın bile bir canının olduğunu düşünecek kadar ileriye gitmek… Bu zarafet kaç karat pırlantaya denk gelir ya da denk gelir mi bilemiyorum…
Daha uzun ve layık olacak şekilde anlatmak isterdim üstadı; fakat o, kendisini değil dirilişten bahsetmemi isterdi. Diriliş, hayata yaşamayı öğretmektir. Karanfilin niçin karanfil olduğunu anlamaktır. Bu ayrımı yapabilmek demektir. Dünyada yaşayanlar ve dünyayı yaşayanlar; yaş günü düzenler ve dünyada kaç yıldır ağladıklarını hesap ederler hem de farkında bile olmadan. Fakat bizim için önemli olan doğum günüdür, diriliş günüdür.
Bu geceden itibaren üstadımın doğum gününün (16 Kasım 2021) dördüncü yıldönümü. Sevgiliye vefa göstererek, tam dört yıl önce yarına denk gelen günde yeniden ve bir kez daha dirildi. Hem de bir daha dirilmemecesine.
“Öldükten sonra insan nasıl dirilecekseÖlmeden ben öyle dirildim”

Yorumlar
Yorum Gönder